Yolları kesiştirmek zor mu?
Kerem Akça, 48. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde yarışan 'Güzel Günler Göreceğiz', 'Hicaz' ve 'Lüks Otel'i değerlendirdi
48. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yarışan “Güzel Günler Göreceğiz”, “Hicaz” ve “Lüks Otel”, dünya sinemasında 70 senedir örneklerini izlediğimiz ‘kesişen hayatlar filmi’ formülünün ulusal temsilini sunmaya çabalıyorlar. Aslında iki tanesinin İstanbul ve Türkiye alegorisine uydurduğu karakter ve hikaye aşaması sağlam gözükse de nedense bu konuda sinemamız henüz hazır değil gibi. Zira geçen seneki “Kavşak”ın ardından bir kez daha yeni nesil kameralarla çekilmiş bu eserler, birden fazla hikayeyi hem anlatıp hem de birleştirmekte pek becerikli olamamışlar. Bunların toplamına baktığımızda sadece demografimizdeki ‘çok kültürlü çaresizlik’ten bahsedebiliriz. Bu eğilimin Ümit Ünal’ın son filmi “Nar”ın yarınki gösterimi ile daha iddialı bir destek göreceğini de şimdiden öngörebiliriz. Tabii festivalde “Lüks Otel”in İstanbul Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinde izlediğim versiyondan 17 dakika daha kısa bir başka versiyonuyla gösterildiğini ve o son kurguyu seyredemediğimi de not düşmemek olmaz.
Nasıl bir etkiyle oluştuğunu tam olarak kestiremezsek de ana yarışmadaki üç filmin ‘keşisel hayatlar filmi’ formülünü uyguladığını görebiliyoruz. Aslında bu durum 2000’lerde yeni teknolojik olanaklarla birlikte sinemanın dünyanın dört bir yanına kendini duyurabilmesinin bir sonucu. Zira bizim yönetmenlerimiz de etraftan gözlemlediği şeyleri uygulamaya başladı.
Genel anlamda yeni milenyumdaki Innaritu etkisi diyebiliriz
Eskiden sadece önlerindeki ‘Yeşilçam’ı görüp ona göre hareket ederlerken 90’larda minimalist sanat sinemasının temsilleri perdeyi tesiri altına aldı. 2000’lerde ise sinefil yönetmenler jenerasyonu devreye girdi. Selim Demirdelen’in “Kavşak”ının (2010) ardından bu yıl da “Güzel Günler Göreceğiz”, “Hicaz” ve “Lüks Otel” gibi eserler bu alana el atmış diyebiliriz.
Buna ‘Innaritu etkisi’ genel yorumunu yaparak geri çekilebiliriz. Zira 2000’lerde dünya çapında bu eğilimin yükselmesinde Meksikalı sinemacının payı büyük. Ancak sanki bu yönetmenler başka filmlerin formüllerinden de etkilenmiş gibi. Bu durum Türk sinemasının gelişmesinden ziyade ‘eline kamerayı alan film çekiyor’ seviyesine düşmesinden kaynaklanıyor kanımca.
Ana kaynaklar farklı
Zira Hasan Tolga Pulat, Kenan Korkmaz ve Erdal Rahmi Hanay bundan sonra film çekseler de o eserin herhangi bir yarışmaya girme şansı çok yüksek değil. Ancak Antalya, ‘ana adayları’nı Adana’ya bırakıp ‘bizde yarışan sadece bizim festivalde yarışacaksa yarışabilir’ kuralının dezavantajlarını yaşadığı için bu üçlü böylesi bir başarıyı yakalayabilmiş.
“Güzel Günler Göreceğiz”in özündeki Alejandro Gonzalez Innaritu etkisi keskinken, “Lüks Otel” Jean Renoir’ın “Oyunun Kuralı”nı (“La Regle du Jeu”, 1939) baz almış. “Hicaz” ise sinemada 60’larda beri üretilen deneysel filmlerin Türkiye’deki zayıf örneklerinden biri.
Biraz Yeşilçam, biraz TV dizisi
Bunlardan ilki, Cemal Şan danışmanlığına yüklenmesi sebebiyle Yeşilçam katkılı hale gelip duygu sömürüsü, karton karakter, renksiz görüntü yönetimi patlamasıyla yürümeye çabalıyor. Bu açmazdan da ancak Nesrin Cavadzade gibi oyuncuların desteğiyle kurtulmanın peşinde. Yani eskinin o meşhur kaynağı TV dizisiyle birleşip her Cemal Şan filmindeki gibi boyutsuz bir yapıya hapsedilmiş. Müzikler de bu duruma ‘camp’ (bilinç bayağılık estetiği) bir yorum yapmış.
Pulat gibi Şan’ın izini süren yönetmenleri görmek bir hayli trajik ve düşündürücü diyebiliriz. Zira burada her şeyin içine ‘çocuk’, ‘göçmenlik’, ‘fahişelik’, ‘ölüm’ gibi sömürücü öğelerden bir tutam sokup karakterleri ve didaktik diyalogları ona göre şekillendiren bir yapıt var. Bu da içine girdiği ‘koşulsuz yaşamlar’ sergileme portresini destekleyememesini sağlıyor “Güzel Günler Göreceğiz”in.
Takdir edilesi kamera kullanımı dramatik yapısının önüne geçmiş
“Lüks Otel”in adından ise en azından film çekme özelliğine sahip Canon 7D fotoğraf makinesini birkaç yerde Martin Scorsese’nin “Arka Sokaklar”daki (“Mean Streets”, 1973) snoary cam kullanımına benzer bir deneye sokmasıyla söz edilebilir. Ancak dramatik yapısızlık burada teröristi, eşcinseli ile uyuşturucu bağımlısını bir araya getiren ‘otel portföyü’nü aceleye getirilmiş oyunculuklara yöneltmiş. Bu durum bütçesiz halledilen eserin görsel anlamda en azından ‘imece takdiri’ ile kabullenilmesini sağlarken, geriye kalan parçalarında ciddi sıkıntılara gebe bırakmış.
Aslında ilk filmin İstanbul’un polis, sokak, düşmüş karakter gibi gerçekleri arasındaki yozlaşmasını, ikincisinin ise Türkiye’nin genel portresini çizme konusunda alegorik işlevlerini yerine getirdiği söylenebilir. Yani “Güzel Günler Göreceğiz” ve “Lüks Otel”, mesajsal düsturlarını iyi belirlemiş, gerçek bir profesyonellikle yürüyebilecek metinlere sahipler. Ancak birinin Yeşilçam demodeliğine, diğerinin ‘samimi amatörlük’e takılması “Kavşak”ın ‘reklamcı kimliğin sinemaya uyumsuzluğu’ sorunsalından sonra bir kez daha bu formülün yerine getirilememesine yol açmış.
Elbet bir gün olacak
“Hicaz” için ise bu kategoriyi harekete geçirmek yanlış. Daha çok hayatları birbiriyle kesişmeyen ve hangi dünyada olduğu belli olmayan beş karakterin ‘deneysel’ hikayesi denebilir. Bu doğrultuda Erdal Rahmi Hanay’ın bundan sonrasında bu temalı festivallerde şansını zorlaması şart. Birkaç görsel an yakalamasıyla da Türkiye’de bu açığı doldurabileceğini ispatlıyor kendisi.
Lafın özü, ucuza film üretimiyle tek hikaye bile anlatamazken birden fazlasını yapmak Innaritu, Fellini, Renoir, Altman, Garcia gibi isimlerde yoğunluklu gördüğümüz, ancak belli ki Türkiye’ye henüz uygun bir format değil. İlerleyen dönemde de bu ‘dene ama yapama’ cümlesini benimseyen eserleri çokça görecek gibiyiz. Ancak yine de geleneksel kalıplardan ziyade bir şeyler denemek elbet bir gün ‘ufuk açacak’ bir vizyon getirecektir sinemamıza. Umutlu olup beklemeye devam!
Kerem Akça’ya göre Altın Portakal yarışmasındaki en iyi 4 film:
1-Ön Görüye Ağıt
2-Geriye Kalan
3-Yürüyüş
4-Hangi Film
Not: Liste festival süresince güncellenecektir.
keremakca@haberturk.com